Büyük savaş sadece konuşmaya metaforik, havalı bir giriş yapalım ya da sitede dikkat çeksin de tıklansın diye atılmadı. Tıpkı “isyan” sözcüğünün biz seçkinler için hormonal bir taşkınlığın ifadesi ya da içi boşaltılmış bir slogan olmaması gibi. Büyük Savaş okumasını detaylı ve doğru bir şekilde yaptığımızda, özgün irademizin imzasını bulma mücadelesidir. Varlığımızın dünyanın mekanik işleyişinden ayrılıp anlamlanması, varlığımızın gerçek bir gerekçeye dayandırılması; bu savaştan elde edeceğimiz zaferle direkt olarak bağlantılıdır.
Biliyorum ki, çoğumuz için Satanizm başlangıçta toplumsal prangalardan kaçılan bir liman, toplumdan kopuşumuzla gelen o derin yalnızlığımızın dindiği bir aidiyet etiketiydi. Sonunda kendimiz olduğumuz halde yalnız kalmayacağımız bir topluluk bulmuştuk. Şeytan’da kendimizden bir parça bulduğumuzda hissettiğimiz o enerji, bizi yalnızlık korkusundan kurtaran bir dayanak olmuştu. Tabii ki bu insani ihtiyacı, doğamızda olan bu aidiyet arzusunu kabul etmekte hiçbir yanlış yok. Ancak bu dürüstlük noktasında unutulmaması gereken sert bir gerçek var: Seçkinlik, bir topluluğa ait olma hissinin çok ötesinde bir kapasite inşasıdır.
Seçkinlik derken aslında bu kelimeyle bir hiyerarşi tariflemiş oluyoruz. Fakat bu hiyerarşi bir emir-komuta zincirinin tepesine tırmanmakla, Tanrı’nın seçilmiş kulu olmakla ya da farklı bir türden elitizm tanımıyla açıklanmıyor. Seçkinlik bilincin yoğunluğu ve iradenin keskinliğiyle belirlenen doğal bir seviyelenmedir. Gerçekler Kitabı’nın kritik uyarısını hatırlarsak: “Bilin ve anlayın! Bunları bilmek ve anlamak üstünlük veya kurtuluş sağlamaz size. Kurtuluş sağlamak sadece bunları okumak. Kendi aklınızı ki, size onu ben verdim, kendi mantığınızı ki, onu da benden aldınız…” (Gerçekler Kitabı, 3/48). Bilgiler sadece ham veri setleridir ve uygun bir analizle işlenmedikleri sürece hiçbir anlam ifade etmezler. Asıl olan, Şeytan’ın bize sunduğu akıl ve mantığı işleterek bu bilgiyi kendi özümüze mâl etmektir. Büyük Savaş tam da burada, dışarıdaki toplumla kavgayı bıraktığımız yerde başlar. Bu kendi içimize döndüğümüz ve içerideki o kurtarılmaya muhtaç cahil ile yürüttüğümüz, bilinci gerçekten var olmaya değer kılacak tekil bir irade yaratma mücadelesidir.
Kelimeler Kifayetsiz Kaldığında Kendi Anlamını İnşa Etmek
Kelimeler temelde zihnimizin ve düşüncelerimizin soyutluğunu somut birer forma dönüştürerek sadece başkalarıyla değil, kendimizle kurduğumuz iletişimin de mimarı olurlar. Bu soyuttan somuta giden yol oldukça hassas ve detaylı ele alınmalıdır. Somutlaştırmadaki hatalar düşüncelerimizi direkt olarak etkiler, çünkü kelimeleri kullanma ve algılama yeteneğimizin derinliği, aslında içimizdeki düşüncenin sınırlarını belirler. Kelimeler toplumsal ve kültürel olarak tanımlanırken, sadece bireysel olarak anlamlandırılırlar. En basitinden “sevgi” sözcüğünü tanımlamak isteseniz, TDK sözlüğünü açar, o steril tanımı öylece okursunuz. Ama biliyoruz ki bu denli soyut bir kavramın her birimizin zihnindeki çağrışımı tamamen kendine hastır.
Bazen kendimizi ifade etmeye çalışırken boğucu bir hisle karşılaşırız. Bir şeyi iliklerimize kadar hissederiz ama onu tanımlayacak, karşımızdakine o hissi geçirmemize yardımcı olacak o sözcüğü bir türlü bulamayız. Bu, zihnimizin gerçekliğin kendisine çarptığı o kırılma anıdır. Bu durumu basitçe “ifade yetersizliği” diyerek geçiştirebiliriz. Oysaki bu, içine doğduğumuz o devasa zihinsel hapishanenin duvarıdır. Bu duvar İsa Kitabı’nın daha ilk ayetlerinde teşhis ettiği, “insana anlatmanın zorluğu, sözlere bağlı olmamızdan ve sadece sözlerle düşünmemizle” kurulur. Zihnimizin düşünce üretirken ki sonsuzluğu ve soyutluğu, kelimelerin somutlaştırmasıyla anlamının büyük çoğunluğunu kaybeder. Kullandığımız her sığ kelimenin altında geniş bir anlam yatar. Bu duvarları aşmak ya da aşmaya yaklaşabilmek, toplumsal tanımların ötesine geçip kelimeleri kendi irademizle zihnimizde yeniden kavramsallaştırmaktan geçer. Kelimelerin ardındaki gerçek kavramları keşfedip yeni bir frekans yaratarak, düşüncemizin soyut ifadesinin sonsuzluğuna yaklaşabiliriz.
Toplumsal olarak üretilen her kelime hâkim kültürden, dinden ve coğrafyadan beslenen kolektif bir iz taşır. Bu bazen doğal bir süreçle oluşur, bazen de otoriteler tarafından bilginin kasıtlı olarak saptırılmasıyla şekillenir. Fakat her koşulda içinde bulunduğumuz toplumun kısıtlayıcılığı zihnimize yansır. Bu durum bizi öyle bir yanılsamaya sürükler ki, bazen doğru bir kavramı anlatmak için yanlış sözleri, bazen de yanlış bir kavramı aklamak için en göz boyayıcı sözcükleri seçeriz. “Özgür irade” dediğimizde bile, aslında sistemin bize sunduğu kısıtlı seçenekler arasından birini seçme iznini özgürlük olarak isimlendirmiş oluruz. Burada vurgulamak istediğim nokta bir “seçkin” olarak bizim için özgür irade, sunulan seçeneklerden birini seçmek değil, o seçenekleri tanımlayan kelimeleri ve kavramları bizzat yeniden inşa etmektir.
Bilginin kasten kısıtlandığı bir dünyada, başkasının sözlüğüyle kendi gerçekliğimizi yazamayız. Kendi evrenini yaratma süreci, tam da bu dilsel prangaları kırmakla başlar. Eğer kendi acılarımızı, neşemizi ve kendi isyanımızı betimleyecek özgün kavramları üretemiyorsak; bilincin sadece dışarıdan yüklenmiş bir yazılımın kopyası olmaktan kurtulamaz ve sadece efendileri değişmiş yeni köleler olarak çıkmaya çalıştığımız o sistemin içine tekrar gireriz. Kopya fikirlerden oluşan ruhlar, asılları yok olduğunda evrende birer “veri gürültüsü” olarak dağılıp giderler. Bu bir tanrının cezalandırması değil, evrenin işleyişinin ta kendisidir. Biz kendimizi “seçkin” olarak tanımlarken sözlüklerin verdiği o sığ elitizmin ötesine geçerek varoluşumuzu bu dağılıştan kurtarmayı hedefliyoruz. Özgür irade, başkalarının bize fısıldadığı kelimelerin bittiği yerde başlar ve kendi zihinsel dünyamızın mimarı olmamızla nihayete ulaşır.
Kendinle Tanışmanın Dehşeti
Basitçe sadece içinde bulunduğumuz toplumdaki genelgeçer ahlaka “hayır” dememizle, adil ya da yeterli olmadığını düşündüğümüz; toplumdan bazı noktalarda kopukluk hissetmemizle özgürleştiğimizi ve kendimizi bulduğumuzu düşünmek saflık olacaktır. Elbette bu bir başlangıç adımıdır ve bu gerekliliği yadsıyamayız. Ancak bilmeliyiz ki dışarıya savrulan her öfke, her isyan, eğer kaynağını içerideki o derin sorgudan almıyorsa, sadece bir tepkiden ibarettir. Tepki ise doğası gereği etkiye bağımlıdır. Yani davranışlarımızın temeli hala dışarıya bağlıdır ve bu da dışarısının bizi hala yönetmeye devam ettiği anlamına gelir. Bir seçkin isyanı dışarıya karşı bir reaksiyon olarak değil, içeriden dışarıya doğru taşan bir aksiyon olarak gerçekleşir.
Ayetler Kitabı’nın bu konudaki vurgusunu hatırlarsak: “Beni anlamak, insanın kendisini anlamasıdır. Ama sadece beni anlamanın insana bir faydası yoktur. Kendini anlamak isterse, bunun faydası vardır.” (Ayetler Kitabı, 1/4). Şeytan’ı bir yerlerde, bir gölgede ya da bir kitapta aramak yerine O’nu kendi içimizdeki sonsuz bir istek olarak kavramalı ve yerini sağlamlaştırmalıyız. Eğer bu sonsuz istekle bireysel tanışmamızı gerçekleştiremezsek O’nu anmak için ettiğimiz her dua ya da eylem, sadece efendisi değişmiş yeni bir köleliğin göstergesi olacaktır.
Kendini tanıma esnasında yaptığımız bu deşme işlemini basitçe, “kişisel gelişim” olarak adlandırmayacağım. Çünkü bu sadece sürecin bir yıkım olduğu gerçeğini maskelemek olur. İçimizdeki o çok bilgili sandığımız cahili, o işlenmemiş veri yığınını öldürmek; bugüne kadar bize “bu benim” diye düşündürten zaafları, aidiyet ihtiyaçlarını ve başkalarından devşirdiğimiz fikirleri acımasızca ayıklamayı gerektiren, yalnız ve soğuk bir süreçtir. Bu noktada Büyük Savaş, kendine karşı verdiğin mutlak bir dürüstlük sınavıdır. Biri gelip elimize bir kâğıt verip “bak bu sensin” ya da “şöyle olmalısın” demeyecek. O kişi bilgisine saygı duyduğumuz bir üstat ya da içinde bulunduğumuz topluluğun başkanı bile olabilir. Bu kişi bütün iyi niyetiyle sana rehberlik etmek istese bile, senin yerine senin savaşını veremez. Zaten bunu yapabilseydi, bir otorite figürü tarafından öylece yönlendirilen bir müritten ne farkımız kalırdı? Kendini tanımayan birinin isyanı, sadece yazılmış replikleri tekrar ettiğinin farkında olmayan bir oyuncunun sahne şovundan ibaret kalacaktır. Peki, bu taklit oyununun evrende gerçek bir karşılığı olabilir mi? Cevap bilincin içinde zaten mevcuttur. Hiçbir kitabın ya da bilge bir kişinin bize cevap anahtarını vermesine gerek yoktur.
İşlenmiş Ruhun Sonsuzluğu
Son bir farkındalığa vurgu yapacağım bu bölüme geçmeden önce, buraya kadar sabırla eşlik eden okuyucuya teşekkür ederek bir parantez açmak isterim. Eğer şu ana kadar anlattıklarıma sadece, “evet, kesinlikle haklısın” diyerek katıldıysanız hala harekete geçmemiş bir potansiyelden ibaretsiniz. Çünkü bu satırlar sadece benim kendi gerçekliğimi ifade biçimimden ibaret. Bilgi sadece işlenmemiş bir ham maddedir. Başkalarının çıkarımları ise zihninize giren rastgele veri girişlerinden fazlası değildir. Asıl olan o veriyi rasyonel bir süzgeçten geçirip özgün bir iradeye dönüştürebilmektir. Bir “seçkin” ile sadece okuyan arasındaki fark da tam burada belirginleşir.
Evrenin işleyişi, duygusal tesellilere yer bırakmayan mekanik bir adalete sahiptir. Doğada atıl ve işlenmemiş olan her şey dağılmaya mahkûmdur. Bu yazıda dağılma kavramını bu kadar eşelememin sebebi de bu işleyişle ilgilidir. Bedensel ölümün parçalayıcı gücü karşısında tutunacak bir merkezi olmayan bir ruhtan farklılaşma arzumuz da bu yüzdendir. Kabil ve Habil anlatısı, tam olarak bu “işlenmiş ruh” farklılığının örneğidir. Biri yaratan, inşa eden ve sonucunda hak eden bir iradeyken; diğeri sadece hazır bir emri yerine getiren, kendi özgünlüğü olmayan bir kukladır. Kabil’in mirasıyla bizler, bilincin kendi kendini inşa etme gücüne sahibiz. Kendi zihninin mimarı olmayan, kendi kavramlarını üretip benliğini bu kavramlar üzerinden şekillendirmeyen her ruh, fiziksel bedeninin yok oluşuyla paralel bir şekilde yok olmaya mahkûmdur.
Bu kulağa bir tehdit ya da klasik dini bir korkutma girişimi gibi gelebilir ancak bu bir ceza mekanizması değil, işlenmemiş ruhun doğal sonucudur. Bu, Şeytan’ın ya da başka bir tanrısal gücün cezası değildir. Ebediyet de seçkinlere dağıtılan bir “cennet bileti” gibi bir şey değildir. Maalesef Şeytan bile bizim yerimize bizim savaşımızı veremez. O sadece olacak olanı tarifler. Fakat bu bir tehdit değil, kurtuluş için sunulan bir yol haritasıdır. Bu yolda içimizdeki sonsuz isteği Şeytan’ın verdiği akıl ve mantıkla birleştirip sarsılmaz ve özgün bir yapı kurma sorumluluğu tamamen bize aittir. Büyük Savaş ile, Şeytan’ın bilgili bir müridi olmanın değil, ölümü bile bir form değişimi olarak karşılayacak kadar yoğunlaşmış ve dağılması imkânsız bir tekil irade haline gelmenin savaşını veriyoruz.
Bu yalnızlığın gerçekliğini ifade ederken soğuk ve rasyonel bir üslup takındığımın farkındayım. Belki de bu şekilde davranmak, bu soğukluktan nasibimi almıyormuşum gibi hissetmemi sağlayıp beni güvende hissettiriyordu. Yine de bilmelisiniz ki; evet, her birimiz verdiğimiz savaşta yalnızız ve bunu kabullenmek zorundayız, ama savaşan tek kişi siz değilsiniz. Kimse o savaşı sizin yerinize yapamayacak olsa da birileri hala kolunuzdan tutup devam etmeniz için sizi sarsabilir. Yanınızda bunu yapacak hiç kimseniz yoksa bile az sayıda da olsa sizi anlayan ve sizinle aynı yolda ilerlerken kendi izini bırakmaya çalışan bir seçkin topluluğu her zaman var olacak.



